YÜZÜKLERİN EFENDİSİ // Seriyi Analım // Nostaljik Film İncelemesi

Selamlar, sevgiler. Eski ve bende değerli olan filmleri “Nostaljik İnceleme” adı altında incelemeye devam ediyorum. Lord of the Rings, türkçe adıyla Yüzüklerin Efendisi’ni incelemek benim için zor olacak. Filmleri en sevdiğim seriler arasında. Gelip de burada “filmde şöyle oluyor, böyle oluyor” demekten çok yorum belirtmek istiyorum. Tabi bazı yorumlarımı belirtirken, olaylardan bahsetmem gerekebilir. Kitaplarını okumuş olsam bile, bunu incelememe karıştırmayacağım. Çünkü bu filmlerinin incelemesi. Film incelemesini, film olarak değerlendirmek lazım ama saygımızdan Tolkien’den tabi ki bahsedeceğim. Eğer istek gelirse Orta Dünya kitaplarının incelemesini ayrı yapabilirim. Hepsini okumamış bile olsam, Silmarillion, Yüzüklerin Efendisi serisi, Hurin’in Çocukları okuduklarım arasında.

Bu film ve kitap serisi hakkında bir çok şey denildi. Denilmeye devam ediyor. Oldukça büyük bir evren olmasından mütevellit günümüzde bile yeni şeyler keşfedilebiliyor seri içerisinde. Ben burada Orta Dünya uzmanı olduğumu iddia etmiyorum. Film izleyen neredeyse herkes Yüzüklerin Efendisi izlemiştir. Çoğu kişi sevmiştir. Sevmeyen de oldukça büyük bir kesim var. Sevmeyenin neden sevmediği konusunda düşüncelerim var. Onları da belirteceğim. Burada yapmak istediğim şey, kendi düşüncelerimi dile getirmek olacaktır. Orta Dünya gizemlerini çözen yada senaryoyu anlatan bir sürü kişi oldu ve olmaya da devam edecek. Olması da gerekiyor. Bende bazen keşfetmekte zorluk yaşadığım bir sürü şey görüyorum. Bu aslında serinin ne kadar ayrıntılı ve kaliteli olduğunun göstergesi. Buna da değineceğim. İlk Tolkien’i analım.

John Ronald Reuel Tolkien, bizim bildiğimiz üzerine Yüzüklerin Efendisi serisini de kapsayan Orta Dünya’nın kurucusudur. Kitaplarda bu dünyayı, aynı gerçek bir evren gibi en üst noktadan, en alt noktaya kadar kurgulamıştır. Bu kurgulamayı ise oldukça büyük düzen ve tutarlılık esasları altında yapıp, oldukça fazla ayrıntı ve kurgu yüklemiştir. Orta Dünya’da ki her detayı bilmek ve anlamak imkansız gibi bir şey. Kendi yaşadığınız dünyadaki her ayrıntıyı biliyor ve yorumlayabiliyor musunuz? Bunun cevabı yeterlidir. Tolkien’in hayatından bahsetmeyeceğim. Her yerde bulabilirsiniz zaten. Tolkien’in beni en çok şaşırtan özelliği, oldukça ileri düzeyde bir edebiyat dehası oluşu. Böyle insanlar az gelir. Böyle insanlar geldiğinde ise kıymeti yüzyıllarca sürer. Hala Yüzüklerin Efendisi hakkında konuşup, sorular sorup cevaplamaya çalışıyorsak ve en nihayetinde mantıklı bir detaya çıkıyorsa, bu Tolkien’in ispata ihtiyaç duymayan bir yazar olduğunun kanıtıdır. Buradan saygıyla anıyoruz. Şimdi ise kitaplardan ve Tolkien’den uzaklaşıp, filmlere ufaktan geçelim.

Yüzüklerin Efendisi’nin bilindiği üzere 3 adet filmi vardır. Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü. Tek tek yorumlamaya geçmeden seri olarak değinmek istiyorum. Yüzüklerin Efendisi izlemesi de aslında zor bir seri. Ben bir kere normal cut izledim. Genellikle hep extended cut izledim. Öylede izlenmesini tavsiye ederim. Daha zor ve uzun hale geliyor evet ama extended cutta bulundurduğu sahnelerin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Normalde filmlerdeki ek sahneler için öyle düşünmem. Çünkü aynı şeyin uzununu ortaya koyarlar. Yüzüklerin Efendisi’nde ki ek sahnelere bakıldığında, sanki extended değilmiş gibi çekilmiş ve kurgulanmış. Bu tür sahnelerin sayısı da çok fazla. Filmler Orta Dünya’yı anlamımıza olanak tanısa bile bunu tam anlamıyla başarması mümkün değil. Ama bu tanıma raddesine bizi bir adım daha fazla yakınlaştırıyor.

Yüzüklerin Efendisi fantastik bir dünyada geçiyor evet ama öyle bildiğiniz ışık topu fırlatmalı fantastik dünyacıklardan değil. Büyü geldi, ben ışık fırlattım, uçtum kaçtım gibi şeyler yok denilecek kadar az. Aslında o yok denilecek kadar az olan tarafında bile bunu yine belirttiğim gibi çocuksu şekilde işlemiyor. Yüzüklerin Efendisi’nin her zaman epik ve destansı bir anlatımı var. İşlediği fantastik elementler mantık düzeyinin dışında olan ögeler değil. Efsaneleşmiş destansı bir savaşın filmi çekilirse genelde o günümüzde çok yaygın bir şekilde ışık fırlatma şovuna dönüşüyor. Günümüzde bunun örnekleri oldukça fazla. Asıl mesele efsaneleşmiş destansı bir hikayeyi, hala destansı bir şekilde filme aktarabilmek.

Gelelim serinin ilk filmi olan The Fellowship of the Ring yani Yüzük Kardeşliği’ne.  Serinin ilk filmi bize çoğunlukla dünyayı tanıtmakla geçiyor. Aslında bütün seride dünyayı tanıtma etmeni var ama izleyicinin karşısına ilk defa bu filmle çıkan yapım için iyi bir giriş yapması gerekiyordu. Bunu da oldukça iyi başardıklarını düşünüyorum. Filmin başındaki destansı anlatımı herkes ilk izlediğinde etkileyici bulmuştur. İlk izlediğimde ben, o anlatımdan sonra kendime çeki düzen verdim. Ciddi ve kararlı bir yapım çıkıyordu karşıma. Ardından film tek tek elementlerini ortaya koymaya başlamıştı. Orta Dünya’nın adeta cenneti Shire, sonrasında gelen Elfleri’n kadim tapınağı Ayrıkvadi, Cüceler’in Moria Madenleri derken filme kaptırıp gidiyoruz. Isengard olsun, Mordor olsun veya şehirler olsun inanılmaz düşünülmüş ve ayrıntı konulmuş elementlerle dolu bir film olduğunu görüyoruz.

Eğer seriyi izleyeli çok olmuşsa yada izlemediyseniz diye hikayesine ufaktan bahsedeyim. Her şey Mordor’un efendisi en büyük kötülük kaynağı Sauron’un güç yüzükleri yapması ile başladı. Bu yüzüklerin üçü Elfler’e, yedisi Cüceler’e, dokuzu İnsanlar’a verildi. Sonradan anlaşıldığı üzere Sauron bu yüzükleri iyi niyetinden vermemiş. Hepsine hükmedecek tek yüzük daha yapmış. Bu yüzden Orta Dünya savaşa sürüklendi. Ardından Isuldur, Sauron’un yüzük takılı parmağını kesmesiyle, Sauron’un ruhu vücutsuz kaldı. O tek yüzük ise bizim Lord of the Rings hikayesinin başlatan etmen oldu. Yüzüğün kendi iradesi bulunmaktadır. İnsanın beynini uyuşturup, istediğini yaptırabilecek gücü vardır. Yüzüğü taşıyan kişinin ancak çok yüksek bir iradeye sahip olması gerekmektedir. O bile sonsuza dek dayanamaz. Yüzüğün tek amacı ise efendisi Sauron’a geri dönmektir.

Bu filmde gördüğümüz ve işlenişinden çok etkilendiğim etmenlerden biride, korku etmeni oldu. Yönetmen Peter Jackson korku salması gereken yerlerde ögeleri gerçekten çok iyi kullanmış. Kamera açıları, hikaye anlatımı, set tasarımı, oyunculuklar, doğallıktan yana kullanılan efektler oldukça detaylı ve özverili kullanılmış. Nazgul yaratıklarını ilk tanırken korktuğum sahneler oldu. Hala tüylerimi diken diken sahneleri mevcuttur. İlk filmde bize yedirilen bir diğer unsur, karakter tanıtımlarını çok yerinde yapıyor oluşu. En çokta dikkatimi çeken ırk tanıtımları oldu. Elfler’in kadim ve asil ırk oluşu, Cüceler’in inatçı, altın müptelası oluşu, İnsanlar’ın aç gözlü ve kibirli oluşu ve Hobbitler’in ise keyifçi, savaştan uzak, kötü hiçbir şey düşünmeyen bir ırk oluşunu film parça parça çok yerinde işliyor. Bunu anında bize karmaşık bir şekilde vermiyor. İzledikçe zaten ırkların özelliklerini anlamaya başlıyoruz.

Gelelim ikinci film olan The Two Towers’a yani İki Kule’ye. Yüzük Kardeşliği’nde ki karakter ve Orta Dünya tanıtımından sonra asıl mevzular bu filmde başlıyor diyebilirim. Bu filmde, ilk filmde ki gördüğümüz bir sürü elementin üzerine, daha da fazla element eklendiğini görüyoruz. Üstüne üstlük bununla yetinilmeyip, olan karakterler üzerine daha fazla analizde bulunulmuş. Yinede bununla da yetinilmemiş, yeni kurulan setler ve sahneler de üst seviyelerde ilerlemiş.

Gandalf’a gelmek istiyorum. Önce ilk filmde ki mevzusu hakkında, ardından İki Kule’de ki gelişi hakkında. Şu an diyeceğim de spoiler olmaz artık diye düşünüyorum, bu kadar yıl sonra. Gandalf karakterinin hem oyunculuk performansı hem de yazımı oldukça muazzamdı. Hala hayretle izliyorum. Gandalf’a hayat veren Ian McKellen gerçekten oldukça iyi bir oyuncu. Diğer bir yandan iki film arasında ki Gandalf’ın karakter gelişimi bizlere çok iyi verilmiş. Karakterin hem asabi yönü, hem de doğruluk için savaşması, aynı zamanda en üstün basan sevimli tontiş yönü, oldukça fazla unsur içeren böyle bir karaktere göre oldukça iyi ve anlaşılır düzeyde işlenmiş.

İlk izlenildiğinde Gandalf karakteri, sevimli görünüşün arkasında bir çok sır barındırdığı belli oluyor ama bunları kestiremiyorsunuz. Kitapları okumamışsanız büyücüler ile tanıştığınızda neler yapabileceğini kestiremiyorsunuz. Çünkü Orta Dünya çok geniş olan, kestirebileceğiniz bir evren değil. Fantastik bir evren olmasına rağmen, bunu epik işleyen bir yapım. Bu tür işleniş tarzı çok zordur. Bunun üstesinden bu yapımda olduğu gibi herkes gelemez. Fantastik ve CGI içermesi gerekmeyen yerlerde doğallıktan yana seçimini kullanmış yönetmen Peter Jackson. Ama CGI kullanması gereken yerde de hakkıyla kullanmış.

İlk filmde ki en büyük CGI’yı nerede görüyoruz? Gandalf’ın Balrog ile savaşında. Muhtemelen Orta Dünya’da ki en büyük karşılaşmalardan birisidir. Balrog’a CGI basılmış. O doğru. Çünkü onu CGI yapmak zorundalar. Bari en iyisini yapalım demişler. Ama geri kalan bütün efektleri yine doğallık üstüne kurulu. Gandalf’ın asasından çıkan ışığın bir kısmı asasının içerisine gerçek ışık kaynağı koyularak yapılmış. Böylelikle yansımaları gerçekçi yapmak gibi bir dertleri olmamış, çünkü yansımalar gerçek olmuş. Bunun gibi seride seçimini doğallıktan yana kullanan bir sürü detay var. İnternetin çoğu yerinde yazıyor zaten. Örnek olarak birini paylaştım. Bunun şuan ki filmlere örnek olması da lazım aslında ama malesef git gide her şeye daha fazla CGI katmaya çalışıp, saçma sapan efektli ve senaryolu filmler çıkartıp duruyorlar. Günümüzde ki çoğu süper kahraman filmi gibi. Mümkün olduğunca doğallıktan yana olmak, her zaman daha gerçekçi görüntüler elde ettirecektir. CGI yapılması gereken yerde yapılır ama emek harcamamak için doğal kullanabileceğin efekti CGI ile yapıyorsan, sıkıntı var demektir.

İki Kule filmine geri dönelim. Gandalf, Gri Gandalf iken, Ak Gandalf olarak geri geliyor. Eş orantılı olarak gücü de artmış bir halde. Ardından hala üstüne geçilememiş olan Miğfer Dibi savaşına tanık oluyoruz. Bir sürü kısım atladım biliyorum ama kilit noktalardan bahsetmem lazım. Miğfer Dibi savaşında ki gerçekçilik duygusu; inanılmaz koordinasyon içerisinde olan oyuncular ve set ekibi sayesinde, destansı ve epik şekilde bize vermesiyle gönlümüzü kazanmıştır. Bu savaşın önemi ve bize aktardığı ciddiyeti oldukça büyüktür. Orta Dünya’nın tarihine yön veren en büyük savaşlardan birisidir. Savaş kaotik bir ortam içerisinde ama bu kaotik ortamı izlerken birbirine karışan etmenlerden dolayı oluşmuş anlam bozulmaları yok. Size verdiği ve hissettirdiği bir sürü dinamik içeriyor. Üzülmeniz gereken insanlar oluyor, sahiplenmeniz gereken insanlar oluyor, umutsuzluğa düştüğünüz zamanlar oluyor, heyecanlandığınız zamanlar oluyor, desteklediğiniz zamanlar oluyor, desteklemediğiniz zamanlar da oluyor. Bir savaş sahnesiyle bir sürü duyguyu elde edebiliyorsunuz. Tarihte bu kadar iyi ve etkileyici çekilmiş başka epik savaş sahnesi olduğunu düşünmüyorum.

İki Kule filmi genel olarak parçalanan Orta Dünya insanlarının durumunu görmek ve yorumlamak için en ideal film. Kendi kişisel yolculukları içerisinde değişime şahit olduğumuz Hobbitler’in bir yandan karakter gelişimini izleyip, ardından kendi içlerinde parçalanmalarını izliyoruz, diğer yandan İnsanlar’ın kişilik özelliği olarak aç gözlü tavırlarından dolayı dağılmasını izliyoruz. Saruman’ın yenik düştüğü arzuları sonucu kendi sonunu getirmesini izliyoruz. Bu yaşananlardan ders çıkartıp, her şeye rağmen mücadelesini sürdüren azınlıkta olan tayfanın hikayesini de izliyoruz. Bir yandan da telaşa kapılmış, verdiği kararların doğruluğunu sorgulayamayan Sauron’u görüyoruz.

Gelelim üçüncü film olan The Return of the King’e yani Kralın Dönüşü. Hazır son filme gelmişken, ana karakterlerimizden Aragorn hakkında konuşalım. Aslında seride ki temel amaç basit şekilde söyleyecek olursak, yüzüğü yok etmek. Serinin bize verdiği diğer ve temel olan anlattığı bir sürü derdin içerisinde olan etmenlerden biri de, Aragorn’un hakkı olan Gondor tahtına oturması. Ama seri öyle bir hal almış ki… Orta Dünya’nın sonu gelmek üzere, Gondor zaten veliaht ile birlikte bataklığa sürüklenmiş, kimin yaşayıp kimin öleceği belli değil, bir sürü çocuk, bebek, kadın, erkek katledilmiş, Frodo yüzüğü Mordor’un ateşlerine atmaya giderken yüzüğün iradesine kapıldı kapılacak yada her an ölebilir, Aragorn’un ölümsüz aşkı olan Arwen onun için Ölümsüz Topraklara gitmeyi red etmiş, yayılan Sauron kötülüğü yüzünden ölmek üzere, Sauron fillerle, orklarla, bir sürü garip şeylerle beraber saldırıyor… Yani her şey çok kötüye gidiyor. Bu durumda krallık çokta umurumuzda olan mesele olmuyor. Filmde bunu bildiğinden ona göre davranıyor.

Aragorn’un karakterinde olan duygusal değişimler gayet yerinde verilmiş. Viggo Mortensen çok iyi oyunculuk performansı sergilemiştir. Aragorn’un düşünmesi ve karar vermesi gereken bir sürü unsur çıkıyor. Kendisi sonuna kadar inançları için savaşabilecek birisi ama önce ona inanması zaman alıyor. Sorumluluklarının bilincinde birisi ama içten içten herkes gibi “ah bunlar olmasaydı iyiydi” dercesine tavırları var. Üstüne çok fazla sorumluluk yüklendiğinden mütevellit, psikolojisi biraz bozulmuş diyebilirim. Üstüne üstlük herkes ya Aragorn’dan yada Gandalf’tan medet umuyor. Bu etmenlerden dolayı Aragorn, filme yansıtmak için karakter analizi zor bir karakter. Ama bunu birinci filmden itibaren adım adım hikayeye yedirerek gerçekleştirmişler. Olması gereken de bu diyebilirim.

Üçüncü filme geri dönelim. Destansı hikayemiz bu filmle beraber bitiyor. Genel olarak seri aynı evrende geçen birden fazla hikaye barındırdığı ve bu hikayelerin hepsinin bir biriyle tutarlı bir şekilde bağlantı içerdiği için bu son filminde aslında birden fazla final var. Bu finaller arasında coşkulandığımız, üzüldüzüğümüz, duygulandığımız, ağladığımız, rahatladığımız, merak ettiğimiz, daha fazlasını görmek istediğimiz, orada bulunmayı arzuladığımız bir sürü etmen var. Bu etmenler sayesinde film hikaye anlatımı olarak seyirciye anlatmak istediği her şeyi anlatmıştır.

Bu üç film hakkında dediğim üzere, bizlere Orta Dünya tanıtılıyor. Bu üçüncü filmde ise Orta Dünya’nın çok daha büyük olduğuna dair bir sürü yeni içerik sokuluyor. Kabileler, göçebe yaşayanlar, savaşın geçtiği bölgenin dışarısında kala Orta Dünya topraklarından gelenler… Daha ne kadar büyük bir dünya olabilir diye insan düşünmeye başlıyor. Diğer bir yandan süre gelen dünyanın kaderini bu film belirliyor. Hangi ırkın yaşayacağı veya sonsuza dek olacağı bu filmle ortaya çıkıyor. Diğer bir yandan, her kesimden umutsuzluk kapıları git gide açılmış ve bu vesileyle herkes elinde ki bütün kozları ortaya döker hale gelmiş. Artık bu filmle mevcut hikayenin anlatmak istediği noktalar tamamlanmış. Sorular ve cevaplar ortaya çıkmış.

Kötülüğü bize yansıtırken seri gayet iyi iş çıkardı. Ama aslında kötülüğün ne derece kötü olduğunu yada neler istediğini ve yapabileceklerinin sınırını bu filmle öğreniyoruz. Artık herkes bir biriyle bir umut çemberi oluşturduğundan, domino taşları gibi hal ortaya çıkmış. Her an Orta Dünya gitti gidecek kıvamına erişilmiş. Bunun neticesinde bizlere daha fazla detay veriliyor ve daha fazla işin içine dahil oluyoruz. Bu zaten başlı başına muazzam keyif veren bir dinamik.

Orta Dünya’nın kaderini belirleyen en büyük savaşlardan biri Miğfer Dibi Savaşı demiştik. Şimdi diğer en büyük savaşa geçiyoruz. Gondor Savaşı’na yani. Baktığımızda Gondor’un aslında kazanma ihtimali kalmamış. Bu sefer gelen Saruman orduları değil. Bu sefer gelen bütün kötülüğün kaynağı Sauron. Kendinin üstüne bir sürü hayvanlarla ve başka yaratıklarla da geliyor. Bütün insanlık birleşse kaybedecek gibi bir şey. Bu çaresizlik duygusu çok iyi verilmiş. Film size bunu inandırıyor. Güçlü olan kazanır şeklinde olan durumdan da uzaklaşıyorsunuz. Bunu daha destansı gerçekleşecek yöntemlerle işlemeyi tercih etmiş. Bu detaylardan zaten yapımın uğraşılmışlığı ortaya çıkıyor.

Üçüncü film aslında serinin en çok efekt içeren filmi. Bu demek değil ki her şeyi efektle yapmışlar. Yine bunu minimalize etmeye çalışmışlar. Ama efekt kullanmak zorunda oldukları kısımlarda ise bu işin hakkını vererek yapmışlar. Örneğin seri boyunca Gollum göze hiç CGI gibi geliyor mu? CGI harici, olan yaratıkları bile mümkün olduğunca makyajla yapılmış.

En sonunda bize ise inanılmaz büyüklükte destansı hikaye anlatan serimiz bitiyor. Bittiği sırada çok güzel duyguları bizlere geçirmiş oluyor. İzleyen çoğu kişi ardından merak edip Orta Dünya’yı kitaplarını okumasa bile araştırmıştır. Meraklı olsanız bile ağır bir yapım olduğundan dolayı sonucunu bulamayıp, kafaya takıp, sorgulamış insanlardan biri olabilirsiniz. Uzun süresi olan ve size çok fazla dinamik yükleyen bir yapım. Hem hayran bırakıyor, hemde cevabı olan sorular yöneltebiliyorsunuz.

Anlatıdan çok inceleme yapmaya çalıştığımdan aslında çoğu baş karakterden bahsetmedim. Bir kaçından bahsetmek istiyorum. Öncelikle Elfler’in Kralı Elrond’tan bahsedeceğim. Seri boyunca hikayede oldukça fazla kilit noktası bulunmaktadır. Oldukça yaşlı ve kadim bir Elf’tir kendisi. Bu tür görmüşlük ama aynı zamanda düşünsel farklılık içeren karakterlerden… Gandalf, Elrond, Galadriel… felsefi ve insanı düşsel tercihlere sürükleyen replikler duymak, bizleri etkilemiyor değil. Dediklerini anlamanız için zamana ihtiyacınız olabiliyor yada serideki farklı olaylarla bağdaştırmanız gerekebiliyor. Elrond’u oynayan oyuncu Hugo Weaving çok değerli bir oyuncudur. Çoğu kilit ve adından dünyaya söz ettirmiş yapımlarda baş karakterlerden biri olarak yer almakta. The Matrix, Lord of the Rings, V for Vendetta… Bunlar birbiriyle aynı dönemde çıkmış yapımlar. Hugo Weaving hepsinde gayet iyi performans sergilemiştir.

Filmde ana temayı şekillendiren ve asıl etkiyi bırakan karakterlerimiz Frodo ve Sam tabi ki. Elijah Wood ve Sean Astin oldukça iyi performanslar sergilemiş. Özellikle bana Sam’i canlandıran Sean Astin çok etkileyici geldi. Froda’dan da etkilendim tabi ki ama Sam’e ayrı bir sempati besledim. Sam’in içerisindeki  iyi niyet ve saflığı, bu çocuk üzülmesin artık dedirttirdi bana. Son olarak yine serinin kilit noktalarından olan Legolas ve Gimli’den bahsetmek istiyorum. Biri elf diğeri cüce, tamamen ayrı kişilikle ve karakterler ama aralarında ki diyaloglar çok hoşuma gitti. Legolas özellikle daha fazla tanımak istediğim karakterler arasında. Gimli ise seride başka cüce görmesek bile bize cücelerin özelliklerini aktarmada çok başarılı. Koskoca ırkın tanıtımı bir tane karaktere kalmış ve bunu oyuncu John Rhys-Davies çok iyi başarmış.

Şimdi yazının başında söz verdiğim üzerine şuna gelelim. Bu seriyi sevmeyen kişiler neden sevmiyor? Çünkü insanı düşünmeye zorlayan ve bu kadar çok dinamik barındıran yapım sayısı az. Sadece paraya odaklanmış ve kalite kaygısı olmayan bir sürü yapım bulunmakta. İnsanlarda buna maruz kalınca, düşünmekten aciz nesiller yetişti. Bir yandan telefondan mesaj atim, bir yandan film izleyeyim diyorsanız geçmiş olsun. Bu filmden hiçbir şey anlamazsınız. Dikkatinizi filme vermeniz gerekiyor. Çünkü abuk sabuk hokus pukusçuluk oynatan bir film değil. Başlı başına ciddi hikayesi olan ve her ince detayı düşünülmüş, tasarlanmış bir film. Mümkünse hayattan kopun öyle izleyin ve bu güzel, edebi, epik hikayenin keyfini çıkartın.

Benden bu kadar. Her karakterden ve her detaydan bahsedip, incelemem mümkün değil. Çok geniş bir dünya. Sırf sadece amacı bunun için oluşturulmuş içerik siteleri var. O yüzden kendi yorumlarımı mümkün olduğunca sizlere aktarmaya çalıştım. Bir hatam varsa affedin. Sizde düşünceleriniz ve yorumlarınız varsa lütfen aktarın. Teşekkür ediyorum. Kendinize çok iyi bakın.

17 yorum “YÜZÜKLERİN EFENDİSİ // Seriyi Analım // Nostaljik Film İncelemesi

  1. Gerçekten çok güzel bir yorumlama olmuş, herkesin okumasında fayda vardır diye düşünmekteyim. Tebrikler

  2. yorumlaman ve makale çok güzel. yüzüklerin efendisini ilk izlediğim yeri ve günü unutmuyorum.

  3. Gerçekten harika bir film serisi idi ayrıca yorumlamanıza da bayıldım emeğinize sağlık.Takip etmeye devam edeceğim.

  4. Gelmiş gelmiş en iyi film serilerinden biri olduğu kesin. İncelemeyi çok başarılı buldum. Emeğinize sağlık

  5. Gelmiş gelmiş en iyi film serilerinden biri olduğu belli. İncelemeyi ve makaleyi çok başarılı buldum. Emeğinize sağlık

  6. gerçekten bir başyapıt. Ama filmi seyretmeden önce kitabını okuma lazım, haual gücü açısından.

  7. Ben gencligimden bu filimi izleridim halen izliyorum hiç bıkmadım halen izliyorum yeni filimlerini sinemeda beklerim

  8. Yıl 2019 hala ara ara serilerini izliyorum gerçekten başarılı bir film keyif alarak izlediğim film listelerimin başında duruyor 🙂

  9. Güzel bir yazı olmuş. Sanırım bir daha böyle bir seri çekilemez. Kim bilir kaç kere izledim.

  10. Çok güzel bir özet geçmişsiniz bu yazıyı hazırladığınız için teşekkürler. İzlemeyenler için faydalı olacaktır

  11. Gerçekten sinema tarihinin en tartışmasız en büyük başyapıtlarından birisi.Defalarca izlememe rağmen her seferinde tüylerimi diken diken yapan ve beni o atmosfere götürmeyi başaran bir seri böyle bir film bir daha gelir mi ? bence zor.

  12. Gerçekten harika bir film okadar emek var ellerinize emeğinize sağlık. ve burda cok güzel anlatılmıs film hakkında Takip etmeye devam edeceğim.

  13. bütün bölümlerini izledim halada izliyoruz çok heyecanlı bir film yüzüklerin efendisi efsane filmdir

  14. Bu filimleri izlemiştim ama şimdi tekrar şevke geldim izleyeceğim tekrar emeğine sağlık bu arada cidden zor bir inceleme anca sen altından kalkabilirdin.

Bir yorum yazın (Onaylandıktan sonra görünecektir)

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir