The Dark Knight Üçlemesini Analım // Nostaljik İnceleme

Christopher Nolan abimizin yönetmenliği ile Batman’e farklı bakış açıları sağlayan bu seri hakkında birde biz bir şeyler diyelim.

Batman Begins ile başlayan ve origin hikayesini anlatarak mevzuya giren ilk film, gönlümüze taht kurmaya başlamıştı. Üçlemenin genel teması korku ve karanlık üstüne kurulmuş olup, bunu en yoğun ve akıcı işleyen ilk filmiydi. Batman olmanın kökenini ve gerçeğini bize yarasa korkusuna ve ailesini kaybetmesinin trajedisini bağlı olduğu hikayesine oldukça fazla dram yükleyerek, hüzünlenmemizi ve olaylara Batman bakış açısından bakmamızı sağlamıştır. Düşmanlarına korku salarak saldıran Batman, zekası ve olaylara mantıklı bakış açılarıyla bakması onu diğer süper kahramanlardan ayıran en büyük özelliktir. Herkes süper güçlü kahraman yazabilir ama herkes normal bir insana bu kadar fazla psikolojik öğeler ekleyip, aslında zekanın ne derece önemli olduğu gerçeğini göstereceğini sanmıyorum. Üstüne üstlük bunu sinema filmine yorumlamak ve çizgi roman Batman’inden ziyade realist bir bakış açısıyla ortaya koyan Nolan’ın bu üçlemesi, süper kahraman filmlerine de farklı bakış açısından bakmamızı sağlamıştır.

Batman Begins benim üçlemenin en sevdiğim filmi olmuştur. Temel tema etrafında dönen hikaye ne kasıntıya uğramış ne de basit kaçmış. Hem olaylar zinciri komplike ve düşündürücü ilerlerken hem de mantık hatalarından kaçınılmış. Yani çocuk kahraman filmi izlemiyorsunuz. Ama karanlık bir film izliyorsunuz zaten diyede filmin es geçilen, oluruna bırakılan bir tarafı yok. İnce ince yazılmış ve düşünülmüş bir senaryoya sahip.

Şimdi temasından, neden ilk filmi sevdiğimden bahsettik. Birde diğer yönlerine bakalım. Film aynı zamanda sistemi eleştiren, toplumsal mesajlar veren bir film. Gotham halkı bizim dönüştüğümüz yada dönüşeceğimiz kokuşmuşluğa sahip bir halk. Kötü olaylar zincirinde halk sessiz ve polisin etkisi çok az. Halk umutsuzluk içerisinde, olan biteni boynu bükük kabul ediyor. Bir kurtarıcı beklemekten bile usanmışlar ama umut ışıkları en sonunda Batman oluyor. Dur bir saniye… Bu bana bir yerden tanıdık geliyor sanki. Bağımsızlığını ilan eden ne kadar ülke varsa senaryosu bu değil mi? Halk çöküntüye uğrar, bir tane zeki ve savaş bilgisi olan önder o halk için varını yoğunu ortaya koyar. Aslında ne kadar içimizden bir hikaye değil mi? Bağımsızlık mücadelesi sürdürmüş olan ve sürdürücek olan her toplumun benzer hikayesi. Bu sefer umut ışıkları Batman olmuş. Öne çıkan bir askeri yada politik bir insan değil de, yaşadığı trajediler zincirinde, eğitim alan, karanlıkta gizlenen, kimsenin kimliğini bilmediği halde, şehri için savaşan milyarder Bruce Wayne, yani Batman. Belki de bu yüzden dünya genelinde bu kadar sevilen ve saygı gören bir kahraman olmuştur. Her filmde kendi hikayesinden bir parça gördüğü için. Belki de…

Şimdi ise serinin ikinci halkası The Dark Knight’a geçelim. Film fitüristik olarak belirli semboller arasında geçiyor. Batman korkunun sembolü, Kara Şovalye. Harvey Dent ise umudun açık yüzü, Beyaz Şovalye. Bunların ortasında kaotik sembol Joker. Batman artık Gotham’ın bir umudunun bir korku sembolüne değil, Dent gibi işleri kitabına uygun bir aydınlığın sembolüne bırakmayı düşünüyor. Sonra Joker geliyor ve aydınlığın sembolü Dent’i kirleterek aslında Gotham’ın ihtiyaç duyduğu kahramanın hala Batman olduğunu gösteriyor.

The Dark Knight’ı izlerken ilerleyen olay örgüleri her seferinde ortaya yeni bir şey katıyor. Klasik Batman filmi izlemiyoruz. Film, olayların ahlaki ve hukuksal yanlarını oldukça fazla irdelemeye başlıyor. Toplumsal sonuçlara yer vererek, betimlemeye ve derinlemesine konuyu irdelemeye önem veriyor.

Film boyunca Batman kadar Joker’ide başrol de görüyoruz. Joker’in bakış açısına tanıklık ediyoruz ve bazılarımız ona hak veriyor. Tam olarak yanlış bir adam olarak karşımıza çıkmıyor Joker. Filmin başlarında banka soyuyor tamam ama soyduğu banka mafyanın bankası. Joker barış istemiyor, adalette istemiyor, kaos istiyor. Kaosu istemesinin nedeni düzeni ve barışı, yaşadığı ve yorumladığı deneyimler üstünden yanlış ve işlemeyen bir şey olarak görmesi. Batman ise her ne kadar kanun kaçağı olsa da hala içinde adalet ve hukuksal terimlere önem veren birisi. O yüzden kendisinden daha çok hukuksal terimlere hakim olan Dent’in yerini Beyaz Şovalye olarak almasını istiyor. Kime hak vereceğiniz konusunda takdir sizin.

Serimizin üçüncü halkası The Dark Knight Rises’a geçelim. Batman’i yaşadığı pişmanlıklar yoğunluğunda, ruhsal ve bedenen yıpranmış şekilde görüyoruz. Bu pişmanlıklar neticesinde Batman olmayı bırakmış ve yüzünü kimseye göstermeden depresif duygulara sahip hale gelmiştir. Diğer bir yandan şehrin Batman’e ihtiyacı da kalmamıştır. Şehirde suç oranları oldukça azalmış, olan suç olaylarına ise polis yetebiliyor hale gelmiştir.

Ardından kötü adamımız Bane çıka geliyor. Şehrin yok olması taraftarı yine biri daha off sıkıldık be diyecektim ki, işler hiç öyle gitmiyor. İlk olarak Batman’imiz dönmek zorunda kalıyor. Oh be Batman döndü diyemiyoruz. Döndüğü gibi düşüşünü seyretmeye başlıyoruz. Klasik savaşan Batman değil de, yıkılan, dayak yiyen, git gide çukura batan bir Batman görüyoruz. Bu filminde ilginç tarafı bu olmuş. Yine bir kötü çıkıp, Batman onu adım adım yenseydi, sıkıcı olurdu artık.

Film boyunca şehrin çöküşünü ve yozlaşmasını tek tek bize aktaran hikaye, çizgi roman filminin ne kadar realist bakış açısıyla işlenebileceğini bizlere gösteriyor. Şimdi realist bakış açısından bahsediyoruz tamam ama Batman diye bir şey gerçekte var mı ki diyecekleriniz olabilir. Realistten kastımız kahramanımız değil. Eğer öyle bir kahraman olsaydı, gerçekte  insanlar nasıl tepki verirdi? Öyle bir kötü adam olsaydı insanlar neler yapardı? Klasik süper kahraman filmlerinden ziyade bu film, buna önem verip, bunu güzel biçimde işliyor. Realist bakış açısı dediğimiz budur.

En sonunda Batman’imizi daha kararlı yapıda geri dönerken görüyoruz. Oldu bittiye gelen final hikayesini, düzgün giriş ve gelişme aşamaları sayesinde görmezden gelebiliyoruz. Yoksa, kötü adamımızın ani ölüşü ve aslında olayların filmin çarptırılmış gerçeklikte işlenmesi kasıntı olmuş mevzulardır.

Eleştireceğimiz noktalara gelelim. Üçlemeyi toptan ele alacak olursak, özellikle son filmde, yeterli düzeyde olmayan karanlık tema izliyoruz. Batman’in normalde ailesinin trajik ölümünden dolayı sürekli gözlerinden kan fışkıran bir vaziyette olması lazım. Bu sadece ilk filmde vardı. Burada zaman içerisinde umursuz olan bir Batman görüyorum. Diğer bir yandan ise Batman 127 dövüş sanatı bilen birisi. Seri boyunca odun yutmuş gibi dövüşmesi işin diğer olmamış tarafı. Öyle metallerle donatmışlar ki kostümü oyuncuda, dublör de rahat hareket edemiyor. Normalde Batman o kadar fazla kostümünde metal barındırmaz. Rahat hareket etmesi önceliğidir.

Diğer bir taraf. O kadar çelimsiz Batman olmaz. Tamam yine Bale kaslı abimiz ama Batman’in kastan ziyade vücut iriliği oldukça fazladır.

Tabi bunlar eleştirilen ama serinin güzelliği karşısında görmezden gelebileceğimiz hatalar.

En iyi Batman mi kararsızım ama en iyi Batman film serisi hakkında diyeceklerim bu kadar. Geçenlerde seriyi baştan izledikten sonra gaza gelip bu incelemeyi yazdım. Biraz hem nostalji, hemde Batman sevgimizi bir kez daha kabartalım istedim.

Bir sonraki incelemeye kadar kendinize nasıl istiyorsanız öyle bakın.

5 yorum “The Dark Knight Üçlemesini Analım // Nostaljik İnceleme

  1. Sonunda BCT efsane Dark Knight serisinin efsane incelemesiyle geri döndü. 😀 Ellerine sağlık usta. Bu seriyi daha iyi yorumlayanı görmedim.

  2. Batman en sevdiğim süper kahraman olmuştur zekasını en iyi şekilde kullanan kahraman olduğundan dolayı ama dark knight ı bir türlü sevemedim. Batman bunda olmamış

  3. Batman serisi oldu olası hoşuma gitmiştir. BvS deki Batman’i daha çok sevdiğimi söyleyebilir. Her zaman ki gibi çok güzel bir inceleme olmuş.

Bir yorum yazın (Onaylandıktan sonra görünecektir)

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir